Cuma, Mayıs 11, 2012

Çığlık | Edvard Munch

The Scream | 1893 | 91x73 cm | Ulusal Galeri, Oslo, Norveç


































Edvard Munch (1863-1944), Kristiania'nın (şimdiki adıyla Oslo'nun) dışında bir yürüyüş yolunda yürürken başından geçenleri şöyle anlatır: "Bir akşam, yolda iki arkadaşla yürüyordum. Bir tarafta kasaba, bir tarafta da fyordlar vardı. Kendimi yorgun ve hasta hissediyordum. Güneş batıyordu, bulutlar kan kırmızıya döndü. Doğanın içinden bir çığlık hissettim. Aslında çığlığı duyuyormuş gibiydim. Bu resmi yaptım ve bulutları gerçek kan rengine boyadım. Renkler titredi."

Munch, çığlığı, resimdeki figüre bir şok dalgası gibi baskı uygulayan dalgalı çizgiler halinde vermiş, figürün yüzünü başlı başına bir korku imgesine indirgemiştir. Bu etkiyi kendisine eşlik eden arkadaşlarını kendi hallerinde, olaylardan etkilenmemiş bir biçimde göstererek arttırır ve bu şekilde travmanın dış dünyadan ziyade kendi zihninden kaynaklandığını ima eder. Resmi yorumlayanlar olayın nedenini tahmin etmeye çalışarak bu durumu Much'ın hassas yapısına, aşırı alkol alımına ya da kendi halinde bir agorafobi (alan korkusu) krizine bağlamışlardır. Sanatçının kendisininse bu durumun nedenine ilişkin hiçbir şüphesi yoktur. Resmin bir kopyasına kurşun kalemle şöyle yazmıştır: "Ancak delirmiş biri tarafından yapılmış olabilir."


Kaynak: Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

La Passion de Jeanne d'Arc



Jeanne d'Arc'ın Tutkusu, 1928 Fransa yapımı sessiz filmdir. İngiliz Film Enstitüsü'nün yayın organı Sight and Sound dergisinin 1952 yılından bu yana 10 yılda bir yaptığı "Tüm zamanların en iyi 10 filmi" derecelendirmesinde 1952, 1972 ve 1992 yıllarında olmak üzere üç kez listeye girmiştir.

Filmde İngiltere ve Fransa arasında 14. yüzyıl'da başlayan Yüzyıl Savaşları sırasında ülkesi Fransa'ya manevi destek veren, hatta orduya katılarak İngilizlere karşı çarpışan Fransız Katolik azizesi Jeanne d'Arc'ın 1431 tarihinde henüz 19 yaşındayken, İngilizlere esir düştükten sonra Tanrı ile konuştuğunu ileri sürdüğü için kafirlik suçuyla yargılanması, zindanlarda işkence görmesi ve yakılarak ölüme mahkûm edilmesi anlatılmaktadır. Filmde Jeanne d'Arc'ın bütün hayatı anlatılmaz, sadece yargılanması ve ölüme mahkûm edilmesi gözler önüne serilir. Yönetmen Dreyer olayları neredeyse belgesele yakın bir gerçeklilikle aktarır, zaten film Fransız Milli Müzesi'nde korunan mahkeme kayıtlarına ve tutulan günlüklere dayandırılarak yapılmıştır.

Dreyer sinema tarihinde çığır açan bir uygulama ile yakın plan baş çekimlerine ağırlık verir. Neredeyse filmin tamamında oyuncuların bütün perdeyi dolduran yüzlerinde görülen gözyaşı, tükürük, cilt lekeleri, göz bebeğinden yansıyan pencere ışığı gibi o yıllar için hiç alışık olunmayan şok edici çok ince ayrıntılar çok çarpıcıdır. Duyguları derinlemesine yansıtan olağanüstü mimikler bu sessiz filmde adeta insan yüzünün insan ruhunun bir aynası olabileceği deyişini doğrular gibidir. İnsan yüzündeki bu ince detayların maskelenebileceğinden korkan Dreyer oyuncuların makyaj yapmalarını yasaklamıştır.

Filmin de tıpkı konusu gibi çileli bir öyküsü vardır. Çekimleri 1927'de tamamlanan film 1928'de tam gösterime girecekken sansürlendi. Hem İngiltere hem de Fransa'da film bir süre yasaklandı. Sessiz sinema çağında üretilmiş filmlerin çoğu yanıcı ve dayanıksız nitrat bazlı film'lere çekiliyordu. Haliyle aynı tür negatiflere çekilmiş olan 'Jeanne d'Arc'ın Tutkusu' nun orijinal negatifleri de gösterime çıkacağı yıl bir yangın sonucunda yok oldu. Yönetmen Dreyer hemen kurguda atılmış fazla negatifleri bir araya getirerek yeni bir film hazırladı ama bu da yine başka bir yangında yok oldu. Yarım yüzyıl boyunca bu sessiz sinemanın bu büyük klasiği bölük pörçük kopyalarından veya seslendirilmek suretiyle özgün halinden çok uzaklaşmış kopyalarından sinemaseverlerce izlenebildi. 
Filmin orijinal versiyonu uzun zamandır kayıpken 1981 yılında mucizevi bir şekilde filmin çok iyi durumda ve eksiksiz bir kopyası Oslo, Norveç'te bir akıl hastanesinin dolaplarından birinde bulundu. Danimarka Film Müzesi ve Fransız Sinematek'inin ortak gayretleri ile 1985 yılında yapılan kapsamlı bir restorasyonla orijinaline çok yakın bir film elde edildi. 

Sonraki yıllarda, bu trajik hikaye, Robert Bresson ve Luc Besson gibi yönetmenlerin bakış açılarıyla yeniden yorumlansa da, Carl Dreyer'in bu sessiz sinema şaheseri her zaman için, beyazperdeye yansıyan tüm Jeanne d'Arc uyarlamalarının en etkileyicisi olarak anılmıştır.


Kaynak: Vikipedi

Cuma, Mayıs 04, 2012

Emily Dickinson



~
Hiç görmedim bozkırları -
Denizi hiç görmedim -
Yine de fundaların görünüşünü
Ve dalgaların ne olduğunu bilirim.

Hiç konuşmadım Tanrı'yla
Ve ziyaret etmedim cenneti -
Yine de yerinden eminim
Haritaları verilmiş gibi -
~





Emily Dickinson 10 Aralık 1830'da, Massachusetts eyaletinin küçük bir kasabası olan Amherst'te doğdu. Tüm yaşamını avukat ve bir dönem kongre üyesi olan New England'lı babası Edward Dickenson'un evinde geçirdi. Babasının oldukça ciddi ve geleneklere bağlı bir adam olduğu söylenir. Dickinson neşe dolu, utangaç, cin gibi ve kendini yaşıtlarından daha çok düşüncelere kaptıran bir çocuk olarak büyüdüğü bu kasabadan, on yedi yaşındayken gittiği ve yalnızca on beş kilometre ötede bulunan, sadece kız öğrencilerin öğrenim gördüğü Mount Hoyoke Yüksekokulu'nda okuduğu kısa süre dışında hiç ayrı kalmadı. Şair, çocukluk ve gençlik yıllarında oldukça hayat dolu bir insan olarak görünmüş, daha sonraki inzivasının hiçbir belirtisini sergilememiştir.

Görünürde sessiz sakin bir yaşam süren Dickinson'un hayatının en fırtınalı olayı yirmi üç yaşında, babasını Washington'da ziyaret ettikten sonra geri dönerken Philadelphia'da kırk yaşlarındaki evli bir vaiz ve şairle, Charles Wadsworth'le tanışmasıydı. Wadsworth'le genel anlamda bir gönül ilişkisi yaşamamış olmalarına ve birbirlerini yalnızca üç kez görmelerine karşın, ona derinden bağlandığını hissetti ve pek çok şiirinin esinini ondan aldı. Wadsworth'ün 1861'de California'ya gitmeye karar vermesinin ardından hissettiği dehşet, sonraki birkaç yıl içinde en verimli dönemini yaşamasına yol açmış, böylece yaşamına inen "ölüm darbesi", zihnine inen bir "yaşam darbesi"ne dönüşmüştü. Stephen Whicher şairin yalnızca imkânsız aşklara kapıldığını söyler ve bu durumu bir baba figürü aramasına yorar.

~
Yüreğim! Unutacağız onu!
Sen ve ben - bu gece!
Sen verdiği sıcaklığı unut -
Işığı unutacağım ben de!

Başarınca söyle n'olur
Söyle ki hemen başlayayım!
Çabuk! Yoksa sen oyalanırken
 Ben onu hatırlayacağım!
~

Yaşamı, kendi ağzından ifade edilecek olursa, "kimseyi utandırmayacak kadar sade ve disiplinliydi." Hiç evlenmeden ve zamanının neredeyse tamamını odasında geçirerek yaşadı. Eve konuklar geldiğinde koşarak buraya saklanıyordu. Gündelik yaşamın sadeliğini ve sıradanlığını tam anlamıyla yaşıyor, ancak görünümlerin ardında yatan özlerde, küçük bir kasabanın arka bahçesinde ölümü, sonsuzluğu ve Tanrı'yı buluyordu.


Dickinson'un şiirlerinde hem tanrısal bir görkeme, hem doğanın gizem ve dehşetine, hem de cin fikirli bir çocuğun muzipliklerine rastlanır. Van Doren şairden şöyle bahseder: "Beyazlara bürünmüş bir sır olarak kapı eşiğinden dışarı çıkmadı. Nadiren bahçeyi geçip hemen bitişikteki kardeşinin evine gitmek bile onun için büyük bir hadise, bir nevi macera olurdu... Muayyen bir bölgeye ait, mahalli edebiyat; bölgesi sade kendi içi olan Emily Dickinson'ın elinde ulaştığı mertebeden daha ileri gidemezdi... Hayat burada, şair oradaydı. Bu hayat o derece büyük ve sonsuz göründü ki, sakin köşesinde onu kullanıp idare edemedi ya da narin parmakları arasında evirip çeviremedi. Onun karşısında ürktü, çekindi. Bu hisler karşısında duyduklarını, korkularını, ümitlerini en kuvvetli, en mesut kelimelerle ifade etmek zorunda kaldı."

~
Bir ölüm darbesi, yaşam darbesidir bazılarına
Onlar ki ölmeden önce yaşamıyorlardı -
Onlar ki öleceklerdi yaşasalardı
Ama ölünce, canlılıkları başladı.
~

Dickinson'un inzivası her ne kadar doğa, Tanrı, ölüm ve ölümsüzlük kavramlarında temellenmiş olsa da, dinsel bir karaktere sahip değildi. Şiirlerinde Tanrı'ya bazen küçük bir kızın babasına seslenişiyle, bazen gizemcilerin algıladığı cehennemi bir görkemle, bazen de inananları rahatsız edecek alaycı bir tavırla yer verir. Marcus Cunliffe, oldukça yerinde bir gözlemle, Avila'lı St Teresa gibi bir gizemci ya da San Juan de la Cruz gibi dini şiirler yazan biri olmadığını, sonsuzlukla flört ettiğini, Tanrı'ya karşı oynak, bazen acı verecek kadar nazlı davrandığını, O'nun "ikiyüzlülüğünü" bağışladığını belirtir. Dickinson ölümü neredeyse yaşamın hedefi olarak görür. Sanki tüm hayatını ölüm anı için yaşamıştır yalnızca. Ölüm sonsuzluğa uzanan bir yolculuğun başlangıcıdır ve onda tüm bir yaşamın sırrı gizlidir. Şiirlerinde sık rastlanan bir tema da ölümsüzlüktür. "Tek bir sırrı var insanların " der bir şiirinde: "Ölümsüzlüktür adı."


Bir gün yeğenlerinden biri "Farkında mısın, bilmem hala" dedi, "İnsanlar senin hakkında konuşup duruyor. Tüm vaktini odanda yalnız başına geçirdiğin için sana acıyorlar. Herşeyden yoksun yaşamak feci bir şey olmalı." Emily Dickinson'ın verdiği yanıt çok anlamlıydı. Yeğeni olan genç kıza gülümsedi sonra hiç konuşmadan yatak odasının kapısına yöneldi. Elinde anahtar varmış gibi yaparak odanın içinden kapıyı kilitledi. "Bileğimin bir hareketi yeter yeter Mattie" dedi, "Hemen ardından özgürlük gelir." Başka bir deyişle kendini odaya kapatmasının nedeni insanlarla kaynaşmak istese de utangaç olması, onlara sunabilecek bir şeyi bulunmaması değildi. Tam tersine hayattan uzaklaşma kararı vererek bilinçli bir seçim yapmıştı çünkü dehasının imgelerde ve güzel sözlerde hayat bulacağını biliyordu. Hayat onun için çok değerliydi. Kendisine verilen armağanın farkındaydı ve tadını en hoşlandığı biçimde yani elinde sözlükle odasına kapanıp o güne dek yazılmış en özgün, en dâhiyane şiirleri yazarak çıkarmaya karar vermişti. Gördüğümüz en katıksız şiirleri yazdı çünkü yayımlamak niyetiyle yazmıyordu. En değerli okurunu yani kendini hoşnut etmek için yazıyordu.

Emily Dickinson'un şiir tekniği zayıf, anlatımı ise son derece yoğundur. Zamanının şairleriyle hiçbir ilinti kurmamış, şiirlerini izolasyon içinde yazmıştır. Anlamı dizelere yedirmek amacıyla sık sık yarım kafiye kullanmış, sözcükleri çarpıtmaktan ya da kısaltmaktan kaçınmamış, tekerlemeleri ya da dini şiirleri andıran bir sistemi benimsemiştir.

~
Bildiğim yegâne haberler
Ölümsüzlükten gün boyu aldığım
Bültenler.

İzlediğim yegâne gösteriler -
Yarın ve bugün -
Bir de sonsuzluk bakarsın -

Karşılaştığım tek kişi
Tanrı - tek sokak -
Varoluş - bunu geçince

Başka haberler varsa -
Veya daha güzel bir gösteri -
Söylerim size -
~


Yoğun yaratıcılık ve giderek artan inziva tutkusuyla geçen yıllardan sonra Emily Dickinson yaşamının son yılında Bright hastalığına (bir tür böbrek yetmezliği) tutuldu ve 1886'da elli beş yaşındayken öldü. Emily Dickinson'un hayatının muhtemelen en dikkat çekici olayı aslında ölümünden hemen sonra oldu. Ölümünün ardından birkaç hafta geçmişti ki kız kardeşi Lavinia Emily Dickinson'ın odasına girdi ve ablasının içinde ömrü boyunca yazdığı şiirleri sakladığını bildiği kilitli dikiş kutusunu buldu. Kutu açıldığında Lavinia düzgün, minik deftercikler halinde toplanmış ya da kağıt parçalarına, yemek tariflerinin arkasına, Emily Dickinson'ın zihninin dâhiyane ahengini yakalayabilecek her türlü kâğıda yazılmış sayıları bini aşan şiirle karşılaşarak şaşkına döndü. Tam 1775 şiir vardı. Kardeşi bu şiirlerin bir kısmını yayımlattı. Kitap pek ilgi görmedi ve Dickinson gözardı edilmiş bir şair olarak, küçük bir fanatik hayranlar topluluğunun dışında kimsenin ilgisini çekmedi. Eleştirmenler yirminci yüzyılın başlarına dek Dickinson'ın şiirini gözardı ettiler. Daha sonra şairin yeni bir kitabı yayımlandı ve büyük ilgi çekti. Şairi ölümünden otuz beş yıl sonra keşfeden yeni bir kuşak diğer şiirlerini de talep etmeye başladı ve Dickinson'ın peşpeşe yayımlanan kitaplarından sonra eleştirmenler "19. yüzyılın en büyük şairi", "İngiliz dilinde yazan kadın şairlerin en büyüğü", "Dünyanın Sappho'dan sonraki en büyük kadın şairi" türünden övgüler yağdırdılar. Böylece Dickinson'ın ölümünden uzun süre sonra değeri fark edilen şairler arasındaki yerini almış oldu.

~
Bir sözcük
Ölür söylenince, 
Diyor bazıları.

Ben diyorum ki asıl
O gün başlar 
Yaşamı.
~





Kaynak: Emily Dickinson, Seçme Şiirler, Oğlak Yayınları
Oscar Nasıl Wilde Oldu ve Diğer Edebiyatçıların Okulda Öğrenemediğiniz Yaşamları, Say Yayınları

Perşembe, Nisan 26, 2012

Sibylle Baier


Alman asıllı folk şarkıcısı Sibylle Baier, 1970′li yıllarda kendi yazdığı şiirleri, ev ortamında gitar ve piyanosuyla amatörce kaydeder. Oğlu Robby, 30 yıl sonra bu kayıtları, aile üyelerine vermek üzere tekrar derler. Ve bu vesileyle Sibylle Baier'in tek albümü olan Colour Green 2006 yılında yayınlanır. 

Şarkılarının acıtıcı güzelliğinden mi yoksa sahip olduğu hüzünden mi bilmiyorum; Sibylle Baier bana Sylvia Plath'ı anımsatıyor her seferinde. Sylvia'nın şiirleri ete kemiğe bürünüp bir melodiye sahip olsaydı, bu melodi Sibylle'ın şarkılarındaki o esrik ezgi olurdu bence.

Give me your smile
Close your eyes
Don't say a word

Give me your smile
And stay and weave me your part of tenderness
Give me a little smile while I lie by your side

Beyond words we rest
So leave the best unsaid

And give me your smile, for the while
May it guide us through the dark
Give me a little smile while you lie by my side

Beyond words we rest
So leave the best unsaid!



Çarşamba, Nisan 18, 2012

Milena Jesenská'nın Gözünden Franz Kafka


Milena'nın, Franz Kafka'nın yakın arkadaşı ve kitaplarını yayınlayan Max Brod'a yazdığı mektuplardan bazı bölümler:

Ağustos, 1920
"...Franz'ın aşktan korkmasının, ama hayattan korkmamasının nasıl söz konusu olabildiğini soruyorsunuz. Fakat bence durum farklı. Onun için hayat, diğer insanlar için olduğundan bütünüyle farklı; bir kere, para, borsa, döviz kurları ya da bir daktilo onun için tamamen gizemli şeyler (ki aslında gerçekten de öyle, sadece biz öyle görmüyoruz), bunlar onun için kesinlikle bizim gibi bakmadığı, alabildiğine tuhaf bir muamma. Mesela kendi memuriyetinin, sıradan bir görev ifası olduğu söylenebilir mi? Küçük bir çocuk için bir oyuncak lokomotif ne kadar akıl sır ermez, ne kadar hayranlık uyandırıcıysa, onun için de iş -aynı zamanda kendisininki de- öyle..."

"...bütün bu dünya onun için bir muamma ve öyle olmaya devam ediyor. Gizemli bir sır. Başa çıkamadığı ve "becerikli" olduğunu düşündüğü için dokunaklı, katıksız bir safdillilikle çok takdir ettiği bir şey. Ona, beni yılda yüz kez aldatan, beni ve diğer birçok kadını bir şekilde cazibesinin etkisi altında tutan kocamdan söz ettiğimde de yüzü derin bir saygıyla aydınlanmıştı; tıpkı o kadar hızlı daktilo yazdığı için o kadar mükemmel olan müdüründen ve "becerikli" nişanlısından bahsederken olduğu gibi. Bütün bunlar ona yabancı. Hızlı daktilo yazan bir insan ve dört sevgilisi olan biri onun için akıl almaz, yaşayan bir şey olduğu için akıl almaz. Ama Franz yaşayamıyor. Franz'ın yaşama yetisi yok. Franz'ın sağlığı hiçbir zaman iyi olmayacak. Franz yakında ölecek.

Şüphesiz görünüşte hepimiz yaşama yetisine sahibiz, çünkü arada bir kaçıp, yalana sığınırız; körlüğe, heyecana, iyimserliğe, bir inanca, kötümserliğe ya da başka bir şeye. Ama o hiçbir zaman koruyucu bir sığınağa saklanmadı; hiçbirine. Yalan söylemeyi beceremiyor; tıpkı sarhoş olmayı beceremediği gibi. En küçük bir sığınağı, başını sokacak bir yeri yok. İşte bu nedenle, bizim korunduğumuz herşeyle o burun buruna. Tıpkı giyiniklerin arasında çıplak gibi. Söylediği, olduğu ve yaşadığı hiçbir şey gerçek bile değil. Esasen, ona hayatı sürdürme konusunda yardımcı olabilecek bütün malzemeden yoksun, sınırlı bir varoluş bu; güzellikte ya da sefalette, fark etmez. Üstelik çilekeşliği kahramanlıktan alabildiğine uzak - ve işte tam da bu nedenle bir o kadar büyük ve yüce. Her "kahramanlık", yalan ve korkaklıktır. O ise, çilekeşliğini amaca giden yolda araç olarak kullanan bir insan değil, korkunç öngörüsü, saflığı ve uzlaşma konusundaki yeteneksizliğiyle çilekeşliğe mahkûm edilmiş bir insan..."

Ocak, 1921
"...Korkusunun ne olduğunu adım gibi biliyorum. Frank beni tanıyana kadar bu korkuyu benim karşımda da duyuyordu. Onu tanımadan önce korkusunu tanıdım ben. Korkuya karşı, korkuyu anlayarak zırhlandım. Franz, benim yanımda olduğu dört gün boyunca ondan kurtuldu. Birlikte ona güldük. Kesin olarak biliyorum ki Frank'i hiçbir sanatoryum iyileştiremeyecek. Bu korkuyu içinde taşıdığı sürece, hiçbir zaman sağlığı iyi olmayacak Max. Üstelik hiçbir ruhsal güçlendirme bu korkuyu yenemez, çünkü korku güçlenmeye engel oluyor. Bu korku sadece benimle değil, utanmazca yaşayan herşeyle ilgili..."

"...O zamanlar onunla Prag'a gitseydim, onun için ne idiysem o olarak kalırdım. Fakat buraya kök salmış gibiydim, kocamı terkedecek durumda değildim ve belki de, ölene kadar çilekeşliğin en ağırı anlamına gelen bu hayatı yenecek gücü göstermek için fazla kadındım. Yine de içimde karşı konulmaz bir özlem var, yaşadığımdan ve yaşayacağımdan çok başka bir hayata karşı çılgınca bir özlem; çocuklu bir hayata, yeryüzüne çok yakın bir hayata..."

"...ona yardımcı olabileceğini bildiğim tek şeyi yapmak için fazla güçsüzdüm. İşte benim suçum bu. Frank'ın normal olmayışına verilen şey, aslında tam da onun meziyeti olan şey. Onunla birlikte olan kadınlar sıradan kadınlardı ve kadın gibi yaşamaktan başka türlüsünü bilmiyorlardı. Bence biz hepimiz, bütün dünya ve bütün insanlar, hastayız ve tek sağlıklı olan o; gerçekten kavrayan ve gerçekten hisseden tek saf ve temiz insan o. Biliyorum, kendini hayata karşı değil, yalnızca hayatın bu türüne karşı savunuyor. Onunla gitmeyi başarabilseydim, benimle mutlu yaşayabilirdi. Fakat bunları ancak şimdi biliyorum. O zamanlar dünyadaki bütün kadınlar gibi sıradan bir kadındım; içgüdüleriyle hareket eden bir küçük kadın. İşte korkusu bundan doğdu. Yerinde bir korkuydu. O insanın, yerinde olmayan bir şey hissetmesi mümkün mü? Dünyayı, dünyadaki tüm insanlardan on bin kat daha iyi tanıyor. Bu korkusu da yerindeydi..."

Milena'nın, Kafka'nın ölümünün ardından yazdığı 6.6.1924 tarihli anma yazısından;

 "Prag'da yaşayan Alman şair Franz Kafka evvelki gün, Viyana dolayındaki Klesterneuburg yakınlarında bulunan Kierling Sanatoryumu'nda hayatını kaybetti. Onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu.                           Ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun, diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. Ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. Çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. Onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. Yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

 İnsanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. Dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı.

(...)

 Bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz. Onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. O, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı. "


Kaynak: Milena'ya Mektuplar; Ekler, Can Yayınları

Pazar, Nisan 15, 2012

Love in the Afternoon



Audrey Hepburn'ün canlandırdığı Ariane karakteri, Paris'te yaşayan bir konservatuar öğrencisidir. Babası özel dedektif olduğundan entrikalı davaların içinde büyümüştür ve bu alana özel bir ilgisi vardır. Bir gün kendini bu davalardan birinin içinde bulur. Ve en aşık olmaması gereken kişiye aşık olur. 

Hotel Ritz Paris'te gizli buluşmaları sırasında mini orkestranın çaldığı müzik pek hoş. Fascination'un melodisi tıpkı kırmızı şarap yudumlamak gibi. Öylesine güzel.



video

It was fascination
I know
And it might have ended
Right then, at the start
Just a passing glance
Just a brief romance
And I might have gone
On my way
Empty hearted

It was fascination
I know
Seeing you alone
With the moonlight above
Then I touch your hand
And next moment
I kiss you
Fascination turned to love.




Çarşamba, Nisan 11, 2012

Sol Seppy


Aslı ismi Sophie Michalitsianos olan şarkıcı, 23 yaşındayken Amerika'ya taşınır. Kısa bir süre sonra Sparklehorse'un kurucusu Mark Linkous, Sophie'nin müziğini keşfeder ve çok beğenir. Radiohead ile olan turnelerine hemen Sophie'yi de dahil eder. Sophie,  Sparklehorse'un albümlerine bir süre katkıda bulunduktan sonra yola yalnız devam etmeye karar verir. New York'ta kendi stüdyosunu kurar ve böylece Sol Seppy ortaya çıkmış olur. 

Sophie'nin ethereal sesi, piyano notaları ve dream pop'un hakkını veren melodileriyle, The Bells Of 1 2 ; dinlerken insanı başka alemlere götüren cinsten, pek güzel bir albüm.








Cuma, Mart 16, 2012

Une Femme est Une Femme




1962'de Cahiers'ye verdiği röportajda Godard, Une Femme est Une Femme'deki ilham kaynağı olarak Chaplin'in bir sözünü gösterir: "Yakın plan hayat trajedi, geniş plan hayat komedidir." Godard şöyle der: "yakın plan bir komedi yapacağım: film trajikomik olacak." Godard, bu filmde Anna Karina'yla beraber Les Cousins'de yeteneğini sergileyen Jean-Claude Brialy'ye rol verir.
Karina, 1961'deki Berlin Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanırken film de Jüri Özel Ödülü'ne layık görülür. Aynı yıl da Godard ile Karina evlenir ve birlikte birçok başarılı filme imza atarlar. (Filmde Emile ve Angela'nın evi gerçekte Godard ve Karina'nın kendi evidir.)

Une Femme est Une Femme'da; Angela (Anna Karina) bebek sahibi olmak ister, fakat erkek arkadaşı Emile istemez. Angela'yı evinden striptizci olarak çalıştığı kulübe ve sonra tekrar evine giderken görürüz. Yolda giderken karşılaştığı arkadaşlarıyla bir şeyler içer, mağazalara girip çıkar ve Emile'le tartışır. Feryadı hep aynıdır: "Bir çocuk istiyorum!" Bu soruna çözüm bu iş için doğru insan olduğunu düşünen arkadaşı Albert'dan gelir.

Une Femme est Une Femme'ı daha çekici hale getiren unsur Karina'dır. Diğer oyuncular gibi o da filmin tadını çıkarır. Angela rolüne canlılık veren Karina'nın karakteri filmin ta kendisidir; neşeli, havalı ve tatlı. Oyunculuğu da tıpkı film gibi kendinden son derece emindir. Filmin başında "Işık, Kamera, Action." dendikten
sonra bütün film boyunca seyirciye bunun bir film olduğu gerçeği hatırlatılır. Bir sahnede Angela ve Emile mutfaklarından topu seyirciye atar ve Angela "Temsilimizi oynamadan önce seyirciyi selamlayalım" der. Ayrıca Angela kameraya göz kırparak eğlencenin içinde olduğunu tekrar gösterir. 



Une Femme est Une Femme seyircinin birçok orjinal fikre maruz bırakıldığı lakayıt ve enerjik bir eser olarak düşünülebilir. Diyaloglar, özellikle tartışmalar, orkestral dalgalarla kesintiye uğratılır. Karakterler birdenbire şarkı söyleyip dans etmeye başlar. Emile eline bir fırça alıp  gitar gibi çalarak Angela'ya serenat yapar. Saniyeler sonra fırça spor ekipmanı olarak kullanılır. Sinirlenen Angela'nın ve Emile'in kitap adlarıyla birbirini aşağıladığı sahne tekrar tekrar izlenesi güzelliktedir. Bir başka sahnede ise Angela Alfred'e her hareketini taklit etmesi üzerine iddialaşır ve ortaya birbiriyle aynı komik görüntüler çıkar.

Fransız Yeni Dalga Sinema'sının bir geleneği olarak filmde bir çok gönderme mevcuttur. Belmondo, eve gidip televizyonda Godard'ın A Bout de Souffle'sini izlemek istediğini söyler. Daha sonra bir barda Jeanne Moreau'ya "Jules ve Jim'le nasıl gidiyor" diye sorar ve "eh işte, orta karar" anlamına gelen "moderato" cevabını alır. Bu sahnede Moreau misafir oyuncudur ve kendini oynamaktadır. O günlerde François Truffaut'nun yönettiği ve başrolünü Jeanne Moreau'nun oynadığı Jules et Jim adlı filmin çekimleri devam etmektedir, film ertesi yıl yani 1962'de gösterime girecektir. Jeanne Moreau "moderato" cevabıyla aynı zamanda 1960 tarihli Moderato Cantabile filmine de bir gönderme yapmaktadır. Peter Brook'un yönettiği bu filmin başrollerini de yine Belmondo ve Moreau birlikte paylaşıyorlardı.   


Bir başka sahnede ise Angela arkadaşı Suzanne'a ne okuduğunu sorar, o da konuşmaksızın piyano çalar gibi bir el hareketi, arkasından da parmaklarını tabanca gibi uzatarak ateş etme hareketi yapar, bu sırada arka planda silah sesi efekti duyulur, yani "Piyaniste ateş edin" cümlesini pandomimle söylemiş olur. Angela'nın cevabı ise "Piyanisti Vurun! Evet filmi gördüm, Aznavour müthişti" olur. (François Truffaut'nun bu filmi 1960'ta çevrilmişti)

Filmin sonlarına doğru Jean-Claude Brialy "Bu komedi mi trajedi mi bilemiyorum ama kesinlikle bir başyapıt" der. Hiç de haksız sayılmaz. Une Femme est Une Femme Godard'ın güzel ve keyifli filmlerinden biridir, izlemesi çok zevklidir.


Kaynak: Fransız Yeni Dalga Sineması, Kalkedon Yayınları

Salı, Mart 13, 2012

Yeşil Giysili Genç Kız | Tamara de Lempicka

Young Girl in Green | 1927 | 40x90 cm | Ulusal Modern Sanat Müzesi, Paris, Fransa

Asıl ismi Maria Gorska olan Tamara de Lempicka (1898-1980), onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru Polonya'da zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Anne ve babası boşandıktan sonra zengin büyükannesi tarafından evlat edinilerek İsviçre'de saygın bir yatılı okula gönderildi. Onaltı yaşına geldiğinde baş döndürücü derecede güzel ve şımartılmış olan Maria, Varşova'nın en yakışıklı bekarı olarak tanınan genç bir avukata aşık oldu.

Avukatın kendi parası yoktu; ancak amcası ona bağışta bulundu. St. Petersburg'da görkemli bir düğünle evlendiler. Bir yıl sonra kocası Bolşevikler tarafrından tutuklandı. Kocasını kurtarmak için subayları etkilediği ve çiftin Paris'e kaçtığı söylenmektedir. Bu kaçış sırasında Maria ismini değiştirmiştir.

Paris, onun kendine özgü Art Deco tarzı resim yapma tekniğini geliştirdiği kentti. Onun resimleri, cinsellik ve gücün katıksız bir ifadesiydi. Kadın ve erkek figürleri ister çıplak ister şehvetli giysiler içinde olsun genellikle gösterişli kent ortamlarında yer almaktadırlar. Onun tabloları ve estetik anlayışı sayısız moda fotoğrafına, filme ve ressama esin kaynağı olmuştur.

İki dünya savaşı arasında yazarların, bilim adamlarının, sanayicilerin ve Doğu Avrupa'nın sürgündeki soylularının portrelerini yaptı. II. Dünya Savaşı başladığında kocası ile birlikte 'yıldızların ressamı' olarak tanınacağı Hollywood'a gitti. Daha sonra Meksika'ya taşınmadan önce Manhattan ve Texas eyaletinde Houston kentinde oturdu. Öldükten sonra yakıldı ve külleri, vasiyetine bağlı kalınarak 'Popocatepetl' yanardağının tepesine döküldü.


Kaynak: Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim, Caretta Yayınları