~
Hiç görmedim bozkırları -
Denizi hiç görmedim -
Yine de fundaların görünüşünü
Ve dalgaların ne olduğunu bilirim.
Hiç konuşmadım Tanrı'yla
Ve ziyaret etmedim cenneti -
Yine de yerinden eminim
Haritaları verilmiş gibi -
~
Emily Dickinson 10 Aralık 1830'da, Massachusetts eyaletinin küçük bir kasabası olan Amherst'te doğdu. Tüm yaşamını avukat ve bir dönem kongre üyesi olan New England'lı babası Edward Dickenson'un evinde geçirdi. Babasının oldukça ciddi ve geleneklere bağlı bir adam olduğu söylenir. Dickinson neşe dolu, utangaç, cin gibi ve kendini yaşıtlarından daha çok düşüncelere kaptıran bir çocuk olarak büyüdüğü bu kasabadan, on yedi yaşındayken gittiği ve yalnızca on beş kilometre ötede bulunan, sadece kız öğrencilerin öğrenim gördüğü Mount Hoyoke Yüksekokulu'nda okuduğu kısa süre dışında hiç ayrı kalmadı. Şair, çocukluk ve gençlik yıllarında oldukça hayat dolu bir insan olarak görünmüş, daha sonraki inzivasının hiçbir belirtisini sergilememiştir.
Görünürde sessiz sakin bir yaşam süren Dickinson'un hayatının en fırtınalı olayı yirmi üç yaşında, babasını Washington'da ziyaret ettikten sonra geri dönerken Philadelphia'da kırk yaşlarındaki evli bir vaiz ve şairle, Charles Wadsworth'le tanışmasıydı. Wadsworth'le genel anlamda bir gönül ilişkisi yaşamamış olmalarına ve birbirlerini yalnızca üç kez görmelerine karşın, ona derinden bağlandığını hissetti ve pek çok şiirinin esinini ondan aldı. Wadsworth'ün 1861'de California'ya gitmeye karar vermesinin ardından hissettiği dehşet, sonraki birkaç yıl içinde en verimli dönemini yaşamasına yol açmış, böylece yaşamına inen "ölüm darbesi", zihnine inen bir "yaşam darbesi"ne dönüşmüştü. Stephen Whicher şairin yalnızca imkânsız aşklara kapıldığını söyler ve bu durumu bir baba figürü aramasına yorar.
~
Yüreğim! Unutacağız onu!
Sen ve ben - bu gece!
Sen verdiği sıcaklığı unut -
Işığı unutacağım ben de!
Başarınca söyle n'olur
Söyle ki hemen başlayayım!
Çabuk! Yoksa sen oyalanırken
Ben onu hatırlayacağım!
~
Yaşamı, kendi ağzından ifade edilecek olursa, "kimseyi utandırmayacak kadar sade ve disiplinliydi." Hiç evlenmeden ve zamanının neredeyse tamamını odasında geçirerek yaşadı. Eve konuklar geldiğinde koşarak buraya saklanıyordu. Gündelik yaşamın sadeliğini ve sıradanlığını tam anlamıyla yaşıyor, ancak görünümlerin ardında yatan özlerde, küçük bir kasabanın arka bahçesinde ölümü, sonsuzluğu ve Tanrı'yı buluyordu.
Dickinson'un şiirlerinde hem tanrısal bir görkeme, hem doğanın gizem ve dehşetine, hem de cin fikirli bir çocuğun muzipliklerine rastlanır. Van Doren şairden şöyle bahseder: "Beyazlara bürünmüş bir sır olarak kapı eşiğinden dışarı çıkmadı. Nadiren bahçeyi geçip hemen bitişikteki kardeşinin evine gitmek bile onun için büyük bir hadise, bir nevi macera olurdu... Muayyen bir bölgeye ait, mahalli edebiyat; bölgesi sade kendi içi olan Emily Dickinson'ın elinde ulaştığı mertebeden daha ileri gidemezdi... Hayat burada, şair oradaydı. Bu hayat o derece büyük ve sonsuz göründü ki, sakin köşesinde onu kullanıp idare edemedi ya da narin parmakları arasında evirip çeviremedi. Onun karşısında ürktü, çekindi. Bu hisler karşısında duyduklarını, korkularını, ümitlerini en kuvvetli, en mesut kelimelerle ifade etmek zorunda kaldı."
~
Bir ölüm darbesi, yaşam darbesidir bazılarına
Onlar ki ölmeden önce yaşamıyorlardı -
Onlar ki öleceklerdi yaşasalardı
Ama ölünce, canlılıkları başladı.
~
Dickinson'un inzivası her ne kadar doğa, Tanrı, ölüm ve ölümsüzlük kavramlarında temellenmiş olsa da, dinsel bir karaktere sahip değildi. Şiirlerinde Tanrı'ya bazen küçük bir kızın babasına seslenişiyle, bazen gizemcilerin algıladığı cehennemi bir görkemle, bazen de inananları rahatsız edecek alaycı bir tavırla yer verir. Marcus Cunliffe, oldukça yerinde bir gözlemle, Avila'lı St Teresa gibi bir gizemci ya da San Juan de la Cruz gibi dini şiirler yazan biri olmadığını, sonsuzlukla flört ettiğini, Tanrı'ya karşı oynak, bazen acı verecek kadar nazlı davrandığını, O'nun "ikiyüzlülüğünü" bağışladığını belirtir. Dickinson ölümü neredeyse yaşamın hedefi olarak görür. Sanki tüm hayatını ölüm anı için yaşamıştır yalnızca. Ölüm sonsuzluğa uzanan bir yolculuğun başlangıcıdır ve onda tüm bir yaşamın sırrı gizlidir. Şiirlerinde sık rastlanan bir tema da ölümsüzlüktür. "Tek bir sırrı var insanların " der bir şiirinde: "Ölümsüzlüktür adı."

Bir gün yeğenlerinden biri "Farkında mısın, bilmem hala" dedi, "İnsanlar senin hakkında konuşup duruyor. Tüm vaktini odanda yalnız başına geçirdiğin için sana acıyorlar. Herşeyden yoksun yaşamak feci bir şey olmalı." Emily Dickinson'ın verdiği yanıt çok anlamlıydı. Yeğeni olan genç kıza gülümsedi sonra hiç konuşmadan yatak odasının kapısına yöneldi. Elinde anahtar varmış gibi yaparak odanın içinden kapıyı kilitledi. "Bileğimin bir hareketi yeter yeter Mattie" dedi, "Hemen ardından özgürlük gelir." Başka bir deyişle kendini odaya kapatmasının nedeni insanlarla kaynaşmak istese de utangaç olması, onlara sunabilecek bir şeyi bulunmaması değildi. Tam tersine hayattan uzaklaşma kararı vererek bilinçli bir seçim yapmıştı çünkü dehasının imgelerde ve güzel sözlerde hayat bulacağını biliyordu. Hayat onun için çok değerliydi. Kendisine verilen armağanın farkındaydı ve tadını en hoşlandığı biçimde yani elinde sözlükle odasına kapanıp o güne dek yazılmış en özgün, en dâhiyane şiirleri yazarak çıkarmaya karar vermişti. Gördüğümüz en katıksız şiirleri yazdı çünkü yayımlamak niyetiyle yazmıyordu. En değerli okurunu yani kendini hoşnut etmek için yazıyordu.
Emily Dickinson'un şiir tekniği zayıf, anlatımı ise son derece yoğundur. Zamanının şairleriyle hiçbir ilinti kurmamış, şiirlerini izolasyon içinde yazmıştır. Anlamı dizelere yedirmek amacıyla sık sık yarım kafiye kullanmış, sözcükleri çarpıtmaktan ya da kısaltmaktan kaçınmamış, tekerlemeleri ya da dini şiirleri andıran bir sistemi benimsemiştir.
~
Bildiğim yegâne haberler
Ölümsüzlükten gün boyu aldığım
Bültenler.
İzlediğim yegâne gösteriler -
Yarın ve bugün -
Bir de sonsuzluk bakarsın -
Karşılaştığım tek kişi
Tanrı - tek sokak -
Varoluş - bunu geçince
Başka haberler varsa -
Veya daha güzel bir gösteri -
Söylerim size -
~

Yoğun yaratıcılık ve giderek artan inziva tutkusuyla geçen yıllardan sonra Emily Dickinson yaşamının son yılında Bright hastalığına (bir tür böbrek yetmezliği) tutuldu ve 1886'da elli beş yaşındayken öldü. Emily Dickinson'un hayatının muhtemelen en dikkat çekici olayı aslında ölümünden hemen sonra oldu. Ölümünün ardından birkaç hafta geçmişti ki kız kardeşi Lavinia Emily Dickinson'ın odasına girdi ve ablasının içinde ömrü boyunca yazdığı şiirleri sakladığını bildiği kilitli dikiş kutusunu buldu. Kutu açıldığında Lavinia düzgün, minik deftercikler halinde toplanmış ya da kağıt parçalarına, yemek tariflerinin arkasına, Emily Dickinson'ın zihninin dâhiyane ahengini yakalayabilecek her türlü kâğıda yazılmış sayıları bini aşan şiirle karşılaşarak şaşkına döndü. Tam 1775 şiir vardı. Kardeşi bu şiirlerin bir kısmını yayımlattı. Kitap pek ilgi görmedi ve Dickinson gözardı edilmiş bir şair olarak, küçük bir fanatik hayranlar topluluğunun dışında kimsenin ilgisini çekmedi. Eleştirmenler yirminci yüzyılın başlarına dek Dickinson'ın şiirini gözardı ettiler. Daha sonra şairin yeni bir kitabı yayımlandı ve büyük ilgi çekti. Şairi ölümünden otuz beş yıl sonra keşfeden yeni bir kuşak diğer şiirlerini de talep etmeye başladı ve Dickinson'ın peşpeşe yayımlanan kitaplarından sonra eleştirmenler "19. yüzyılın en büyük şairi", "İngiliz dilinde yazan kadın şairlerin en büyüğü", "Dünyanın Sappho'dan sonraki en büyük kadın şairi" türünden övgüler yağdırdılar. Böylece Dickinson'ın ölümünden uzun süre sonra değeri fark edilen şairler arasındaki yerini almış oldu.
~
Bir sözcük
Ölür söylenince,
Diyor bazıları.
Ben diyorum ki asıl
O gün başlar
Yaşamı.
~
Kaynak: Emily Dickinson, Seçme Şiirler, Oğlak Yayınları
Oscar Nasıl Wilde Oldu ve Diğer Edebiyatçıların Okulda Öğrenemediğiniz Yaşamları, Say Yayınları